Orta Karadeniz’de Kış Başlarken…

Kış mevsimi gelmişti ve uzun zamandır yola çıkmamış olmanın sıkıntısını hissetmeye başlamıştım. Yeni bir gezi planı yapmanın vakti gelmişti. Yeni bir gezi fikri için haritaya baktığımda, Orta Karadeniz bölgesinde görmediğim birçok yer olduğunu fark ettim.

Haritada Kastamonu gözüme çarptı.
İnternette ufak bir araştırma yaptım. Kış için uygun bir yer. Üstelik şanslıysak kayak bile yapabilirmişiz. Sonrasında ise Karadeniz’i takip ederek Sinop’a gitmenin yerinde bir karar olabileceğini düşündüm.

Yolculuk sabahı, havanın daha aydınlanmadığı bir vakitte uyandım. Önce Ankara’ya uçakla gidip, oradan Kastamonu’ya geçecektik.

Esenboğa Havalimanı’na indikten sonra, araç kiralama ofisinde rezervasyonunu yaptırdığımız aracı teslim aldık. Mevsim koşulları ve maceracı ruh halimizi göz önüne alarak, bir 4×4 araç kiraladık.

Ankara’dan Kastamonu’ya doğru yol almaya başladık. Çankırı dolaylarında İç Anadolu’nun bozkırlarından Karadeniz’in yeşilliklerine geçiş yaptığımız an doğru bir karar verdiğimizi hissettik.

Kastamonu’ya yaklaştıkça Karadeniz kendini iyiden iyiye hissettirmeye başladı. Her seferinde bir virajın ardından karşımıza çıkan manzara karşısında: “Abi bu ne ya? Harika!” demekten kendimizi alamadık.

Kastamonu'dan bir kış manzarası

Kastamonu’ya yaklaştıkça virajlar keskinleşmeye, yollar dikleşmeye başladı. Ilgaz dağı eteklerine varmıştık. İlk iki günümüzü Ilgaz Dağı Milli Parkı’nda geçirecektik.

Ilgaz'daki otelimize yerleştik. Oldukça konforlu bir odamız vardı. Çantaları bırakır bırakmaz kendimizi dışarı attık. Şansımıza, kayak sezonun henüz başı olmasına rağmen kar kalınlığı oldukça iyiydi. Kendimize birer kayak takımı kiralayıp kayak pistine gittik. Hoca eşliğinde birkaç saatlik bir çalışma sonunda, kayakların üstünde ayakta durmayı başardık.

Her ne kadar biz karlar içinde yuvarlanarak eğlensek de, etrafımızda birçok usta kayakçı görmek neşemizi bozmadı. Hatta bazılarıyla sohbet etme fırsatımız oldu. Buranın kar kalitesinin Kartalkaya ve Uludağ’dan daha iyi olduğunu da onlardan öğrendik, şaşırdık. Ustaların yalancısıyız! Yine de Türkiye'deki diğer kayak merkezlerini de incelemek istersiniz diye, bunları sizin için araştırıp, özelliklerini listeledik. 

Yol yorgunluğu ve düşe kalka geçen bir kayak macerasından sonra yorgun düştük, iyi bir uykuyu hak ettiğimizi düşündük.

tarihi bir kastamonu evi

Ertesi sabah yine erkenden kalkıp yollara düştük. Virajlardan inerek kısa süre sonra Kastamonu’ya ulaştık. Kent meydanına yakın bir yerde aracımızı park ettik. Meydanda, Kurtuluş Savaşı’nın önemli karakterlerinden biri olan Şerife Bacı’nın heykeliyle karşılaştık.

Vilayet binası mimarisiyle dikkat çeken özel bir binaydı, arkasındaki yoldan ulaşılan saat kulesine doğru yürüdük. Kule, Anadolu’da sıkça karşılaşılan saat kulelerinden çok da farklı değil, ancak kulenin ilginç bir hikâyesi var:

kastamonu saat kulesi

İstanbul ve Anadolu’daki birçok saat kulesi gibi, II. Abdülhamit zamanında yapılmış. Ancak, Kastamonu için değil, İstanbul Sarayburnu için…

Kulenin yapıldığı dönemde, padişahın gözde cariyelerinden biri hamileymiş. Bir gece yarısı, saat başında kulenin çanları çalınca birden korkuyla uyanan cariye, düşük yapmış. Cariyesinin düşük yapmasına sinirlenen padişah kuleyi söktürmüş. O dönemde de Kastamonu halkı, İstanbul’dan bir saat kulesi istiyormuş. Padişah da Sarayburnu’ndan söktürdüğü bu kuleyi Kastamonu’ya göndermiş. Böylece Kastamonu, Anadolu’daki ilk saat kulelerinden birine ev sahipliği yapmaya başlamış.

Doğrusu, saat kulesine çıkmak için epey tırmandık, yorulduk. Dönüşte acıkmaya da başladık. Yemek molası vermenin zamanı gelmişti.

Kastamonu’ya gelip de “etli ekmek” yememek olmazdı. Hemen çarşının içine daldık, her zaman en iyi lezzeti esnaf bilir düşüncesiyle, esnafa etli ekmek yapan bir lokanta sorduk. Mütevazı fakat oldukça lezzetli yemekleri olan bir esnaf lokantasında etli ekmek yedik. Porsiyonlar o kadar büyüktü ki, yemeğin hepsini bitiremedik. Ama yine de lokantadan çıkarken gözüm, camekânda sergilenen karalâhana dolmasında kaldı.

kastamonu etli ekmek

Yemekten sonra Kastamonu sokaklarında dolaşmak kendimizi iyi hissettirdi. Kastamonu’nun kendine has eski evlerini gördük, Atatürk’ün şapka devrimini açıkladığı müzeyi ziyaret ettik. En sonunda da aracımızla Kastamonu kalesine tırmanmaya karar verdik.

Kaleden Kastamonu manzarası harikaydı! Ama kalenin de kendisinden daha ilginç olan bir hikâyesi var:

Hikâyeye göre Kastamonu, Türkler tarafından kuşatılmış. Kuşatma aylarca sürmüş ama kalenin oldukça korunaklı konumu nedeniyle Türkler kaleyi bir türlü alamamışlar. Kuşatma sırasında kale komutanının kızı, Türk ordusunu komuta eden beye âşık olmuş. Bir gece dadısının aracılığıyla, kalenin anahtarını Türklere göndermiş. Bunu duyan kale komutanı, kızını kale surlarından aşağı attırmış. Kalede can veren kızın adı “Moni”ymiş. Sabah olunca Türkler kaleye girmiş ve Kastamonu fethedilmiş. Komutanın kızının öldüğünü gördüklerinde de komutana “kastın neydi Moni’ye” demişler. Bu cümle de zaman içinde dönüşe dönüşe “Kastamonu” haline gelmiş. İnandırıcılıktan uzak ama güzel bir hikâye…

Kastamonu gezimizden sonra sıra Sinop’a geldi. Sabah erkenden, İnebolu üzerinden Sinop’a doğru yola çıktık.

Kastamonu-İnebolu arasındaki yol, bence Türkiye’nin en güzel yollarından biri. Güzel virajları ve harika manzaralarıyla bu yol, özellikle manzara fotoğrafçılığı merakı olanlar için Türkiye’de kaçırılmaması gereken yerlerden.

Şansımıza güneşli bir havayla yola çıktık. Yolun çok virajlı olması ve zaman zaman yol inşaat çalışmalarına rastlamamız nedeniyle akşam planladığımız saatte Sinop’a varamayacağımızı düşünmeye başladık. Ancak yolun beklediğimizden daha keyifli olması, moralimizin bozulmamasını sağladı.

Direksiyon başındayken yolda “Küre” tabelasını gördüm ve saptım. “Küre” adı aklımın bir köşesinde vardı, ama bu adı neden bildiğimi hatırlayamıyordum. Biraz tırmandıktan sonra karşımıza küçük ama çok güzel bir kasaba çıktı. Kasabanın kahvesinde oturmadan olmazdı.

Kasaba kahvesi dedim ama kafanızdaki “kahvehane” imajını unutun hemen. Zira burası çok güzel bir bahçesi, süs havuzu, havuzun etrafında ördekleri bulunan bir “kafe” resmen.

Aracımızı gören kasaba halkı da önce uzaktan uzaktan bizi inceledi, sonra içlerinden biri “hoş geldiniz, İstanbul’dan mı geliyorsunuz?” diye sorup muhabbeti başlattı.

Bu bölge madencilikle geçiniyormuş. Çıkarılan maden, ilginç bir teleferik sistemiyle İnebolu’daki limana gönderiliyormuş.

Kasabadan ayrıldık ve tekrar yola koyulduk. Ecevit geçidinin muhteşem manzarasının eşliğinde, bir tür yoğurt çorbası olan Ecevit çorbasını tattıktan sonra önce İnebolu’ya sonra da Sinop'a vardık.

sinop cezaevi dışarıdan görüntü

Sinop’a vardığımızda, otele bile yerleşmeden, en çok görmek istediğimiz yere bir an önce gitmek istiyoruz: Tarihi Sinop CezaeviCezaevinin kapısından girer girmez üstümüze bir karanlık çöküyor. Gerilim filmlerinin uyandırdığı hisse eşdeğer bir atmosfer…Rahatsızlık veriyor ama içine alıyor, sürüklüyor.

sinop cezaevi içinden bir manzara

Bu cezaevinde kimler yatmamış ki…Hem Osmanlı, hem de cumhuriyet döneminde, İstanbul’dan oldukça uzak ve deniz yoluyla ulaşımın güvenli olması nedeniyle düşünce suçluları için bir numaralı cezaevi olmuş burası. Sabahattin Ali, Refik Halit Karay, Mustafa Suphi, Ahmet Bedevi Kuran, Ruhi Su, Burhan Felek, Zekeriya Sertel, Nazım Hikmet ve Necip Fazıl Kısakürek, cezaevinde yatan ünlülerden sadece birkaçı…Sabahattin Ali, meşhur “Aldırma Gönül” şiirini de burada yazmış.

“Dışarda deli dalgalar

Gelir duvarları yalar

Beni bu sesler oyalar

Aldırma gönül aldırma

Aldırma gönül aldırma

Gönül aldırma”

Cezaevi, müzeye çevrildikten sonra bir film platosu haline gelmiş. Ferhan Şensoy’un “Pardon” filmi ve “Parmaklıklar Ardında” dizisi burada çekilmiş.

Üstümüzde iz bırakan bu cezaevi ziyaretinden sonra Sinop'taki otelimize yerleştik. Oldukça yorgunduk ve fazla zamanımız yoktu, vakit de akşam olmuştu. Sahilde güzel bir restoranda balık yiyerek gezimizin bitişini kutladık. Cezaevinin üzerimizde bıraktığı etkiyi masada da fark ettik. Nazım’dan, mizah ve Türkçe ustası Refik Halit’ten, sürgün olmanın acısından, İstanbul’dan uzak kalmaktan, uzaklaştırılmaktan bahsettik…Ertesi sabah, Samsun’dan kalkan uçağımızla İstanbul’a güzel, tuhaf, ilginç anılarla döndük. 

admin

admin

Yorum Yazın