Balat’ın Tarih Kokan Gezi Rotası

Mevsim ne olursa olsun evden çıkmak için en güzel sebeplerden biridir tarihi Balat turu. Balat, İstanbul’u solumanın en düzel yoludur, tarihidir İstanbul’un…

Yunanca’da saray anlamına gelen Palation kelimesinden devşirme bir isim olan Balat İstanbul’un Fatih ilçesinde Ayvansaray ile Fener arasında kalan güzel semtimizdir. Balat Semti, Palation ismini, Bizans İmparatorları Haliç’ten deniz yolu ile gelerek, şehrin dışında kalan Blachernae Sarayı’na buradaki kapıdan geçtikleri için almıştır.

Bilmeyenler için konunun en başına gidelim…1942 yılında Kastilyalı Isabel ve Aragonlu Ferdinand’ın evlilikleriyle Hristiyan Birliği sağlanır. Isabel ve Ferdinand, 700 yıldan uzun süredir ülkenin güneyinde yaşayan Endülüs Emevileri’ni (Müslüman Araplar) mağlup ederler, böylece son kale olan Elhamra Kalesi (Granada) düşer. Hristiyan Monarklar İspanya’daki Arap varlığına son verdikten sonra sıra Musevi Cemaati’ne gelir. Bu durumun temelinde yatan sebepse Monarklar’ın İspanya’da Hristiyan halktan başka bir toplumun yaşamasını istememeleridir.

Musevi azınlık böyle çaresiz bir durum içerisindeyken Osmanlı Sultanı II. Beyazıt, Osmanlı gemilerini İspanya’ya yollar, cemaati İstanbul’a getirir. Balat’ın İstanbul tarihindeki özel önemiyse İspanya’dan gelen Musevilerin buraya yerleştirilmesi ve yakın geçmişe kadar buranın Yahudi mahallesi olarak korunmuş olmasıdır. Musevileri 1950’kerden itibaren İsrail’e göçmeye başlamışlar. Kalanlar ise şehrin başka semtlerine taşındıkları için Balat’ta çok az sayıda Musevi kalmıştır. Mahallelerin içlerine doğru Musevi evlerinden günümüze kalan örnekler görebilirsiniz. Bu evler genellikle üç katlı, dar, ikinci ve üçüncü katlarında cumba gibi çıkmaları olan binalardır.

Balat’a düştüyse yolunuz, uğramadan geçmemeniz gereken yerler var. Ben kendi tecrübelerimden yola çıkarak bunlardan birkaçını sizinle paylaşmak isterim. Balat’a kadar gitmişken Fener’de de birkaç yere uğradım. Benim tavsiyem bu güzel semti bir güne sıkıştırmadan doya doya gezmeniz… Üstelik yeni açılan kafelerde çay-kahve içebilir, farklı mutfaklara ait lezzetlerin tadına bakabilirsiniz. Eğer atladığım bir yer varsa lütfen yorumlarınızda paylaşın.

balat sokakları

Balat'ın Simgesi Cibali Kapı

Benim için Balat’ın simgelerinden biri olan Cibali Kapı zaten yolunuzun üstünde kalacak, selam vermeden geçmeyin derim. İstanbul surları 5.yy’da İmparator Theodosius tarafından yaptırılmış. Bizanslıların şehri savunmak üzere inşa ettiği surlar Haliç ve kara surları olarak ikiye ayrılır. Maalesef Haliç surlarının büyük bir bölümü harap olmuş durumda. Cibali Kapı Haliç surlarından geriye kalan sayılı kapılardan. İstanbul’un Fethi’nde Cebe Ali Bey komutasındaki Osmanlı Yeniçerileri İstanbul’a ilk defa buradaki sur kapısını kırarak girmişler. Bir diğer efsaneyse Fatih’in İstanbul’u fethetmeye hazırlandığı sırada yanında Cebe Ali adında bir derviş ve o dervişin müritleri varmış. Cebe Ali yanında getirdiği postu Haliç’in üzerine atmış ve müritleriyle beraber suyun üzerinden yürüyerek karşı kıyıya geçmişler ve Bizans askerleri bundan çok korkmuş.

 

Ahrida Sinagogu

Turunuza Ahrida Sinagog’unu da ekleyin deriz; fakat ziyaretten önce randevu almayı unutmayın. Geçmişi 1400’lü yıllara dayanan Sinagog Makedonya – Ohri’den gelen Yahudiler tarafından inşa edilmiş. Kürkçü Çeşmesi Sokağı’ndaki bu sinagog İstanbul’daki en eski sinagog unvanını elinde tutuyor. Tuğla ve taşlarla inşa edilen sinagog renkli tavanlarıyla ve süslemeleriyle bir Barok etkisi yaratıyor.

Sinangog Teva’sı (dua kürsüsü) ile ilgili de farklı rivayetler vardır. Kimilerine göre Nuh’un Gemisi’ni hatırlatmak amaçlansa da Teva’nın şekli Yahudileri İspanya’dan Balat’a getiren geminin pruvasına benziyor. 

500 kişilik ibadet kapasitesi ile bugün bile İstanbul’un en geniş sinagoglarından olan Ahrida, 93 Harbi sırasında Ruslara karşı savaşan Türk askerleri için duaların edildiği bir tören düzenlemesiyle de anılır. 1955 yılında restore edilen ve halen ibadete açık olan sinagogun ilginç tarihi özelliği ise Sabetaycılığı başlatan İzmirli Sabetay Sevi 1966 yılında burada mesih olduğunu açıklayarak geniş kitlelere kitap etmiş olmasıdır. Günümüzdeyse Balat’ta yaşayan Yahudilerin sayısı yok denecek kadar az.

 

Yanbol Sinagogu

Semtte yer alan bir diğer sinagog, Yanbol Sinagog’u Bulgaristan’ın Yanbol adlı kasabasından göç eden Sefarad Yahudileri tarafından yapılmış. Balat’taki sinagoglar çeşitli ülkelerden göz eden Yahudiler tarafından yapıldıkları için, hepsi farklı ülkelerden izler taşıyor. 1895 yılında restore edilen sinagogda hala Şabat dualarına katılmak mümkün.

bulgar kilisesi

 

Surp Hreşdagabed Kilisesi

Mikail ve Cebrail’e adanan kilisenin demir kapısı Topkapı Sarayı çevresindeki bir kazıda çıkarılmış ve bir Ermeni tarafından satın alınarak kiliseye takılmış. Kapının üzerinde Aya Yorgi’nin bir ejderhayı öldürüşü ve İsa’nın göğe yükselişinin anlatıldığı kabartmalar var. Tim Kelsey, 1996’da yayınladığı ‘Dervish’ isimli kitabında “Surp Hreşdagabed Kilisesi Hıristiyan ve Müslümanların bir araya gelip ibadet ettiği dünyada belki de tek yer.” diye yazmış. Bunun sebebiyse kilisenin en önemli ayininin yapıldığı 12 Eylül gününde mucizeler gerçekleştiğine inanılan bu mekana Müslümanların da gelmesi.

 

Kethüda Camii

Mimar Sinan tarafından inşa edilen camiinin en ilginç hikayesi eskiden avlusunda Balat Mahkemesi kurulmasıymış. Kanuni Sultan Süleyman zamanında inşa edilen camii adını da Kanuni’nin sadrazamı olan Semiz Ali Paşa’nın kâhyası olan Ferruh Kethüda’dan almış.

 

Sveti Stefan Bulgar Kilisesi

İstanbul’da yaşayan Bulgarlar 19. Yüzyıla kadar Rum Ortodoks Patrikhanesi’nde ibadet edermiş. 18. Yüzyılın sonunda başlayan milliyetçilik akımıyla birlikte Bulgarlar da kendi dillerine ibadet etmek istediklerini dönemin padişahına belirtmişler. Bu isteğin kabul edilmesiyle birlikte buraya küçük, ahşap bir kilise yapılmış; fakat yangında harap olmuş. Daha büyük bir kilise yapılmaya karar verildiğinde kilisenin planını Ermeni mimar Hovsep Aznavur yapmış. Aznavur, zeminin zayıf olması nedeniyle betonarme yerine demir iskelet yöntemi tercih edilmiş. Kilise 1871 yılında Viyana’da yapılmış ve parçalar halinde Tuna Nehri üzerinden gemilerle getirtilip Haliç kıyısındaki küçük bir bahçeye kurulmuş. Bu durumla ilgili Osmanlı Padişahı’nın Rum Ortodoks Kilisesi’ne bağlı kalmak istemeyen Bulgar cemaatinin kilise yapımını zorlaştırmak adına kısıtlı bir süre verdiği, bu yüzden kilisenin Viyana’da yapılıp, İstanbul’da monte edildiği de söylenir.

 

Fener Rum Patrikhanesi

Balat – Fener geziniz esnasında Fener Rum Ortodoks Patrikhanesi’ne uğramadan olmaz. Patrikhane gezimde beni en çok şaşırtan konu 300 milyona yakın Ortodoks’un ibadet ettiği bir patrikhanenin nasıl bu kadar küçük olduğuydu. Sonradan bunun bir sebebi olduğunu öğrendim: Osmanlılar, camilerden daha yüksek kilise veya gayrimüslim dini yapıların yapılmasına izin vermiyormuş.

Önceden faaliyetlerini Havariyun (12 Havari) Kilisesi’nde yürüten patrikhane, İstanbul’un fethinden sonra Çarşamba semtindeki Pammakaristos Manastırı’na taşınmış. Sonra sırasıyla Fener Vlah Sarayı Kilisesi ve Ayvansaray Ayios Dimitrios Kilisesi’ne geçen patrikhane, 1602 yılında şu anda bulunduğu Aziz George Kilisesi’ne yerleşmiş. Fener Rum Patrikhanesi, 1941 yılında meydana gelen büyük yangın sonrası mimar Aristidis Pasadeos tarafından restore edilmiş.

 

Noel Baba Kilisesi (Ayios Nikolaos)

Aya Nikola Hristiyanlar tarafından da Noel Baba (Santa Claus) olarak biliniyor. Aya Nikola, denizcilere ve Noel zamanında daha ağırlıklı olmak üzere tüm zamanlarda fakirlere yardım etmesi ile ünlenmiş biriymiş. Ana cadde üzerindeki bu kilise denizlerin koruyucusu olarak bilinen Aya Nikola’ya adanmış. Zaten kilisenin içerisinde Aya Nikola’nın bir portresi mevcut.

Aya Nikola’nın popüler Noel baba kimliğini edinmesinin hikayesi de oldukça ilginç. 1930’lu yıllarda dünyada ve Amerika’da yaşanan krizin ardından satışlarını artırmak isteyen Coca Cola firması Aya Nikola’yı sevimli bir ihtiyara dönüştürüyor ve bunu bir pazarlama stratejisine çeviriyor. Yani bugün Noel Baba’nın kıyafetlerinin kırmızı – beyaz olmasının sebebi aslında Coca Cola…

 

Gül Camii (Aya Theodosia Kilisesi)

Fener’e doğru gidince Doğu Roma İmparatorluğu döneminden kalma minaresi taş ve tuğlalardan yapılmış Gül Camii’ni görmeden dönmek olmaz. Gül Sokağı’nda bulunan camii, 9.yy’da kilise olarak yapılmış. İstanbul’un fethinden sonraysa tersane deposu olarak kullanılmış. Yapı, Osmanlı Padişahı II. Beyazıt dönemindeyse camiye çevrilmiş. Aya Theodosia Kilisesi’nin gül Camii’ne çevrilmesine dair konuşulan birkaç efsane var.

Bunlardan biri, İstanbul’un Fatih tarafından fethinden bir gün önce Aya Theodosia Kilisesi’nde bir ayin yapılmış ve bu ayinde Türkler İstanbul’u ele geçirmesin diye dualar edilmiş, kiliseye yüzlerce gül bırakılmış. İstanbul’un fethinden sonra buraya gelen Yeniçeriler bu gülleri görünce çok şaşırmış ve kilise camiye çevrildikten sonra adı Gül Camii olmuş.

Bir diğer hikaye ise burada Gül Baba isimli bir evliyanın gömülü olduğu. Bununla birlikte İstanbul savunması sırasında ölen son Bizans imparatoru Konstantin’in burada gömülü olabileceği düşünülüyormuş.

 

Küçük Mustafa Paşa Hamamı

İstanbul’un tarihi hamamlarından olan Küçük Mustafa Paşa Hamamı’nı da rotanıza dahil edebilirsiniz. Bu hamam, II. Beyazıt’ın vezirlerinden biri olan Küçük Mustafa Paşa tarafından yaptırılmış.

 

Fener Rum Lisesi

Haliç Köprüsü’nden geçerken mutlaka gözünüze takılmıştır bu gösterişli yapı. Kırmızı Kale olarak adlandırılan bina 1881 yılında mimar Pericles Demades tarafından inşa edilmiş. Okulun mimarisi kendi başına dönemin zenginliğini anlatmaya yetiyor denebilir aslında. Okulun camlarındaki tel örgüleri görünce ilk başta anlam veremediysem de sonra araştırınca öğrendim: çevredeki çocuklar “gavur okulu” diye taş atarmış okulun camlarına… Ben maalesef okulun içine giremedim, verilen zararlardan dolayı okulu ziyarete kapatmışlar ne yazık ki.

balat rum lisesi

Yoakimyon Rum Kız Lisesi

Okulu izlerken kızların gülüşleri çalınıyor kulağıma, hayal etmeye çalışıyorum burada yaşananları, olanları… Sanki öğrenciler ders arasına çıkmışlar da birazdan sınıflara doluşacaklarmış gibi uzaktan bana bakıyor virane olmuş bina. 1850’li yıllarda Pera bölgesinde Rum kızlar için okullar açılır. Fakat Pera, özellikle varlıklı gayrimüslimlerin tercih ettiği bir bölge haline gelince gelir seviyesi daha düşük olan Fener semtinde yaşayanların hem daha yakın hem de daha ucuz bir okula ihtiyaçları doğar. Patrik II. Yoakim lisenin arazisini bağışlar; fakat ömrü lisenin tamamlandığını görmeye yetmez. II. Yoakim’in ölümü üzerine yeni bir patrik seçilir. Ona da III. Yoakim derler. Patrik III. Yoakim 1882 yılında okulu tamamlayarak hizmete açar. Açılan Rum kız lisesine isim bulmak sorun olmaz. Adı Yoakim olan iki patriğin ortak eseri olan okula Yoakimyon Rum Kız Lisesi derler. Anlamıysa Yoakimlerin eseri  olan kız lisesi. Okul kısa zamanda eğitim kalitesiyle büyük bir üne kavuşur, mezunların birçoğu öğretmen olur ve İstanbul’daki diğer Rum okullarında öğretmenlik yapmaya başlar. 1900’lü yılların başlarında öğrenci sayısı beş yüze kadar çıkan okul 1988 yılındaysa okutacak öğrenci bulamaz. Bu durumda kalan kız öğrenciler Fener Rum Erkek Lisesine transfer edilerek okul öğrencisi olmadığı gerekçesiyle kapatılır.

 

Moğolların Meryem Kilisesi – Kanlı Kilise

Fatih’in özel fermanıyla kilise olarak kalıp camiye dönüştürülmeyen tek kilise Moğolların Meryem Kilisesi’ne çevirin adımlarınızı. İstanbul’un fethinden bu yana Rumların elinde olan tek kilise 1261 yılında inşa ettirilmiş. Kilisenin içinde sergilenen Fatih’in özel fermanını inceleyip tarihteki yolculuğunuzu iyice derinleştirin derim. Adından da anlaşıldığı gibi Meryem Ana’ya adanmış kilisede çok fazla Meryem Ana ikonuna rastlıyorsunuz. Kilisenin altında Ayazma adında kutsal su kaynağı mevcut. Bu kiliseyle ilgili süregelen bir sürü rivayet var; dinlediğim hikayelerden birini sizinle paylaşmak isterim. Binanın İmparator VIII. Mikail Palaeologos’un gayri meşru kızı prenses Maria Paleogina ile ilgili bir hikayesi var. Diplomatikler oyunlar arasında kalan Maria, Moğolların büyük hükümdarı Hülagü ile evlendirilmek istenir. Bu sebeple 1265 yılında Moğolistan’a gönderilen Maria oraya ulaşmadan Hülagü ölür, Maria da onun yerine oğlu Abagu ile evlendirilir ve Moğol sarayında 15 yıl geçirir. Abagu’nun vefatından sonra Maria’dan başka bir Moğol ile evlenmesi istenir ve Maria bu duruma isyan eder. Maria Despina Palaiologina, kocasının ölümünün ardından İstanbul'a döner ve günümüze kalan şekliyle manastırı ve kiliseyi inşa ettirir. Ktitorissa “kurucu” ünvanını almıştır.

meryem ana kilisesi

Or-Ahayim Yahudi Hastanesi

Hastanenin adı “Hayat Işığı” anlamına geliyor, hastanenin hikayesini dinleyince bu isim daha da anlamlı bir hal alıyor. 1899 senesinde fakirlere derman olmayı amaçlayan birkaç doktorun çalışmaları ve Sultan II. Abdülhamid’in desteğiyle kurulmuş hastanenin tasarımı mimar Gabriel Tedesci’ye ait. Hastane çalışanları özellikle I. Dünya Savaşı’nda yaralıların bakımı için gösterdikleri olağanüstü çabadan ötürü Kızılay’ın üstün hizmet madalyası ile ödüllendirilmiş. Iraklı Yahudi bir işadamı olan Elie Kadoori’nin 1921 yılında yaptığı bağışla hastane biraz daha genişletilmiş.

 

Agora Meyhanesi

“Burası Agora Meyhanesi, burada yaşanır aşkların en şahanesi…”

Agora Meyhanesi 1890 yılında Kaptan Asteri tarafından kurulmuş.  Daha sonraları torunu Hıristo Dulidis tarafından işletilen bu eğlenceli meyhane sizi çok uzaklara götürecek… 120 yıldan fazla geçmişi bulunan ve kapıları yıllarca kapalı kalan Agora Meyhanesi bir süre önce Ersin Kalkan tarafından yeniden açıldı. Ersin Kalkan, Agora’nın ilk sahibi Hristo Usta’nın da kalfasıymış, ondan öğrenmiş tüm işi. Usta Atina’ya yerleşince uzun süre kapalı kalan mekan, küllerinden doğmuş desek yeridir.

 

Bu tarihi güzellikleri yerinde görmek lazım diyorsanız, bir haftasonununuzu Balat için ayırın. Konaklamak için Balat Suites veya Educa Suites Balat otellerinden birini seçebilirsiniz. 

İyi gezmeler!

 

 

öyküce

öyküce

Gezmek için sebebe değil sadece biraz zamana ihtiyacım var. Yeğenlerim ve köpeğim Barfi de benimle gelebilir mi? Kedim Pati hiç sevmez de dışarı çıkmayı… Bir de gideceğim yerde çay olsun lütfen, o önemli.

Yorum Yazın